![]() |
Oturan Boğa
4 Aralık 2014 Perşembe
2 Aralık 2014 Salı
Münzevi ya da Mısırların Armağanı
Büyük bir ormanda, insanların köylerinden uzakta bir münzevi yaşarmış. Çadırı bufalo, giysileri geyik derisindenmiş. Bu yaşlı münzevi günlerini insanlardan uzakta geçirmekten çok memnunmuş.
Gün boyunca ormanda dolanır, ilaç yapmakta kullandığı değişik otları, az bulunan kökleri toplarmış. Arada bir çadırına birkaç savaşçı gelir, kabileleri için ilaç istermiş, yaşlı münzevinin ilaçları başka herkesinkinden üstünmüş.
Bir gün ağaçlar arasında dolanmayla geçen uzun saatlerin ardından geç vakit çadırına dönmüş, çok yorgunmuş, yatağına uzanmış, tam uykuya dalacağı sırada ayağına sürtünen bir şey hissetmiş. Birden uyanmış ve karşısında kolunu ona doğru uzatmış, elinde çakmaktaşından bir mızrak tutan karanlık bir gölge görmüş.
Münzevi, “Bir hayalet olmalı, çünkü etrafta benden başka insan yok” diye düşünmüş. O zaman bir ses, “Münzevi, seni evime davet etmeye geldim.”
“Tamam, geleceğim” demiş yaşlı Münzevi. Bunu söylemesiyle kalkmış üstünü giyinmiş ve adamı izlemiş.
“Her kimsen ya da her neysen, beni bekle, evinin yolunu bilmiyorum” demiş yaşlı Münzevi. Ne bir cevap almış ne de bir ses duymuş. Tekrar çadırına girmiş ve hemen uyumuş. Ertesi gece aynı şey tekrar olmuş, münzevi kara gölgeyi tekrar dışarı kadar izlemiş ama önceki gibi gölge yine kaybolmuş.
Birini kendisiyle alay ettiğini düşünen münzevi çok kızmış ve gece rahat uykusunu bölen bu kişinin kim olduğunu bulmaya karar vermiş.
Ertesi akşam çadıra bir ok geçecek kadar bir delik açmış ve kapıda nöbet tutmaya başlamış. Çok geçmeden kara gölge gelmiş ve kapının dışında durup, “Dede, seni götür...” derken cümlesini tamamlayamamış, çünkü yaşlı adam okunu atmış ve okun sanki bir çuval dolusu çakıl taşına çarpmış gibi bir ses çıkardığını duymuş. O gece okun neyi vurduğuna bakmak için dışarı çıkmamış ama sabah erkenden dışarı fırlayıp okun çarptığı şeyin durduğunu düşündüğü yere koşmuş. Yerde küçük bir mısır kümesi varmış ve bu kümeden mısırlardan oluşan bir yol çıkıyormuş. Bu yolu ağaçlara kadar izlemiş. Yol küçük bir tepecikte sonlanıyormuş. Yolun sonunda çimenlerin yolunduğu bir alan varmış.
“Mısır yolu bu alanın kenarında bitiyor” demiş yaşlı adam, “Beni davet edenin evi burası olmalı.” Bıçağını çıkarmış, bilemiş ve alanın ortasında bir çukur açmaya başlamış. Kol boyu kadar kazdığında bir çuval dolusu kuru et bulmuş. Sonra bir çuval şalgam ve en sonunda bir köşeciğindeki bir avuç mısır tanesi dışında boş olan üçüncü bir çuval daha, bu son çuvalın öbür tarafında bir ok deliği varmış. Çuvaldaki mısır bu delikten yaşlı adamı bu gizli köşeye getiren yol boyunca yere akmış.
Münzevi böylece kabilelerin tedariklerini ve fazla yüklerini nasıl saklayacaklarını öğrenmiş. Nasıl çukur kazacaklarını, fazlalıklarını içine koyup toprakla nasıl örteceklerini herkese göstermiş. Kızılderililer yiyeceklerini yaz boyunca bu yöntemle saklar ve kış gelince gizli yerlerine gidip her şeyi koydukları günkü kadar taze bulur.
Yaşlı münzeviye o zamana kadar Kızılderililer tarafından hiç bilinmeyen mısırı keşfettiği için de ayrıca teşekkür borçluyuz.
30 Kasım 2014 Pazar
Şef Seattle'ın Mektubu
1854 yılında A.B.D. Başkanı yazdığı bir mektupla Amerikaya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa, kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir. Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan kızılderili Reisi Seattle bir söyleviyle A.B.D. Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak A.B.D. başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesinde korunmaktadır.
İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır.
ŞEF SEATTLE'IN MEKTUBU
Yüzyıllardir halkımın üzerine merhamet gözyaşlari döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir. Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?
Bunu anlamak bizler için çok güç. Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır. Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek.
Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur.
Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istedigini alınca başka serüvenlere atılır.
Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz.
Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz.
Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var: Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffalo'ları.
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve biribirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır. Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu farkedecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.
Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffalo'larin öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağlari örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.
Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki?
Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesedleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir. Ölü mü dedim?
.... !
Ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.
Şef Seattle, 1854
İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır.
Yüzyıllardir halkımın üzerine merhamet gözyaşlari döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir. Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?
Bunu anlamak bizler için çok güç. Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır. Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek.
Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur.
Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istedigini alınca başka serüvenlere atılır.
Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz.
Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz.
Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var: Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffalo'ları.
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve biribirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır. Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu farkedecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.
Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffalo'larin öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağlari örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.
Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki?
Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesedleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir. Ölü mü dedim?
.... !
Ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.
Şef Seattle, 1854
Yay ve Okun İcat Edilmesi ( Iroquois Efsaneleri )
Evvel zaman içinde, Gerçek Halk olan Onkwehonwe’ler ne yayı ne de oku biliyormuş. O zamanlarda, genellikle avlanma için kullanılan silah mızrakmış.
Bir gün Okwironto (ok-gwi-Loon-doe) adında genç bir avcı, Ayı avlamak üzere köyünden ayrılmıştı. Tek silahı ucu çakmaktaşından yapılmış uzun bir mızraktı. Okwironto uzun süre yürümüştü; Ayı’nın hiçbir izine rastlamamıştı. Bir süre sonra, oraya çok yakında olan ormanlık küçük bir vadide bir Ayı bulabileceği gikri aklına geldi. Orada Yabani Üzüm bulunuyormuş; Düşen Yapraklar Ay’ı mevsimiymiş (yaklaşık ekim ayı); üzümler olgunlaşmış ve hiç şüphesiz Ayı o anda onlarla kendine ziyafet çekiyor olmalıymış...
Okwironto yanılmamış. Ormanın en sık kısmına girdiği zaman kocaman siyah bir şekil görmüş... Bu üzümleri yemekle meşgul olan ayı Okwariymiş! Zaman zaman, bir taraftan üzümü yutarken bir taraftan da küçük zevk iniltileri çıkarıyormuş. Genç avcı, neredeyse Ayının ona ulaşabileceği yere kadar sokulmuş. Sakin bir şekilde, öldürmek üzere mızrağını kaldırmış... Ve o zaman işte bunlar olmuş: Okwironto mızrağını fırlatmaya hazırlandığı sırada, ayağı kayanın üzerinden kaymış ve yere, neredeyse Ayının ayaklarının dibine serilmiş! O şaşkınlıkla bir çığlık atmış ve Ayının bulunduğu yere doğru bakmış. Hâlâ mızrağını elinde tutuyormuş, ama bulunduğu yerden onu fırlatamıyormuş. Ayı Okwari, bir insan karşısında –üstelik bir avcı- her halükarda kaçarmış, ancak genç adamın aniden belirmesi onu o kadar şaşırtmış ki –birçok boz ayının yaptığı gibi- kaçmak yerine, geri dönmüş ve yaklaşmış...
Okwironto’nun yeniden ayağa kalkması için çok uzun zaman gerekmemiş. Bir hamlede ayağa kalkmış ve kısa bir zaman içinde kendini ormanın göbeğinde bulmuş. Ayı, avcının kaçtığını görünce, cesaretlenip onu izlemeye başlamış. İlk başta avcı da Ayı da aynı hızı korumuş, ancak Ayı arayı çok çabuk kapatmaya başlamış...
Okwironto, ayının çok kısa sürede kendisine yetişip onu paramparça edeceğini biliyormuş. Evinde onu bekleyen eşini ve oğlunu düşünmüş... Bu düşünceyle, hayatını teslim etmek yerine ayıyı öldürmeye kesin karar vermiş. Avcı birden dönüp mızrağını fırlatmış.... Ancak mızrağın ucu genç bir dişbudağın tepesinde birbirine geçmiş bağın içine saplanmış. Onu oradan kurtarmaya çalışmış, ancak sadece genç ağacı bükmeyi başarabilmiş.
Ayı Okwironto’ya ulaşacakken; avcı tekrar mızrağını kurtarmaya çalışmış... Onu çekerek yalnızca dişbudağı yere kadar bükebilmiş. Çok beklemeden haykırmış, mızrağı bırakmış ve koşmaya başlamış... Ayının onu izlemediğini fark ettiğinde henüz birkaç adım atmış! Dönüp arkasına bakmış... Ayı, boynu mızrakla parçalanmış bir şekilde, yerde yatıyormuş. Bedeninin etrafındaki kan, yaprakları ağır ağır kırmızıya boyuyormuş ve Okwari ölmeden önce son olarak birkaç kez titremiş.
Avcı, şaşırmış bir şekilde neler olduğunu anlamak için olay yerine geri dönmüş. Üzüm asmasına takılan mızrak, genç ağacın bükülmesine neden olmuş...bir yay gibi! Üzüm asması, ip görevini görmüş ve avcı mızrağı çektiği zaman ağacı bükmüş. Mızrağı bıraktığı zaman, genç ağaç birden dikleşmiş, bu hareketin kuvveti bağın sapını sertçe germiş ve mızrağı Okwari’nin boynuna fırlatmış!
Avcı yeniden mızrağı eline almış ve ucunu bağın sapına yerleştirmiş; geriye doğru çekmiş ve genç ağacı bükmüş... Ağaç hemen hemen yer seviyesine kadar geldiğinde bırakmış ve mızrak havaya fırlamış... Yay, işte bu şekilde icat edilmiş.
Zamanla, Gerçek Halk olan Onkwehonweler daha genç ağaçlarla daha küçük yaylar üretmiş. Üzüm asması ipi yerine ham deri kullanmışlar. Ağır bir mızrak yerine, tüylü kanatlarla, ucu çakmaktaşlı ok kullanmışlar. Ve böylece Yay Onkwehonweler için son derece değerli bir araç haline gelmiş.
Bir gün Okwironto (ok-gwi-Loon-doe) adında genç bir avcı, Ayı avlamak üzere köyünden ayrılmıştı. Tek silahı ucu çakmaktaşından yapılmış uzun bir mızraktı. Okwironto uzun süre yürümüştü; Ayı’nın hiçbir izine rastlamamıştı. Bir süre sonra, oraya çok yakında olan ormanlık küçük bir vadide bir Ayı bulabileceği gikri aklına geldi. Orada Yabani Üzüm bulunuyormuş; Düşen Yapraklar Ay’ı mevsimiymiş (yaklaşık ekim ayı); üzümler olgunlaşmış ve hiç şüphesiz Ayı o anda onlarla kendine ziyafet çekiyor olmalıymış...
Okwironto yanılmamış. Ormanın en sık kısmına girdiği zaman kocaman siyah bir şekil görmüş... Bu üzümleri yemekle meşgul olan ayı Okwariymiş! Zaman zaman, bir taraftan üzümü yutarken bir taraftan da küçük zevk iniltileri çıkarıyormuş. Genç avcı, neredeyse Ayının ona ulaşabileceği yere kadar sokulmuş. Sakin bir şekilde, öldürmek üzere mızrağını kaldırmış... Ve o zaman işte bunlar olmuş: Okwironto mızrağını fırlatmaya hazırlandığı sırada, ayağı kayanın üzerinden kaymış ve yere, neredeyse Ayının ayaklarının dibine serilmiş! O şaşkınlıkla bir çığlık atmış ve Ayının bulunduğu yere doğru bakmış. Hâlâ mızrağını elinde tutuyormuş, ama bulunduğu yerden onu fırlatamıyormuş. Ayı Okwari, bir insan karşısında –üstelik bir avcı- her halükarda kaçarmış, ancak genç adamın aniden belirmesi onu o kadar şaşırtmış ki –birçok boz ayının yaptığı gibi- kaçmak yerine, geri dönmüş ve yaklaşmış...
Okwironto’nun yeniden ayağa kalkması için çok uzun zaman gerekmemiş. Bir hamlede ayağa kalkmış ve kısa bir zaman içinde kendini ormanın göbeğinde bulmuş. Ayı, avcının kaçtığını görünce, cesaretlenip onu izlemeye başlamış. İlk başta avcı da Ayı da aynı hızı korumuş, ancak Ayı arayı çok çabuk kapatmaya başlamış...
Okwironto, ayının çok kısa sürede kendisine yetişip onu paramparça edeceğini biliyormuş. Evinde onu bekleyen eşini ve oğlunu düşünmüş... Bu düşünceyle, hayatını teslim etmek yerine ayıyı öldürmeye kesin karar vermiş. Avcı birden dönüp mızrağını fırlatmış.... Ancak mızrağın ucu genç bir dişbudağın tepesinde birbirine geçmiş bağın içine saplanmış. Onu oradan kurtarmaya çalışmış, ancak sadece genç ağacı bükmeyi başarabilmiş.
Ayı Okwironto’ya ulaşacakken; avcı tekrar mızrağını kurtarmaya çalışmış... Onu çekerek yalnızca dişbudağı yere kadar bükebilmiş. Çok beklemeden haykırmış, mızrağı bırakmış ve koşmaya başlamış... Ayının onu izlemediğini fark ettiğinde henüz birkaç adım atmış! Dönüp arkasına bakmış... Ayı, boynu mızrakla parçalanmış bir şekilde, yerde yatıyormuş. Bedeninin etrafındaki kan, yaprakları ağır ağır kırmızıya boyuyormuş ve Okwari ölmeden önce son olarak birkaç kez titremiş.
Avcı, şaşırmış bir şekilde neler olduğunu anlamak için olay yerine geri dönmüş. Üzüm asmasına takılan mızrak, genç ağacın bükülmesine neden olmuş...bir yay gibi! Üzüm asması, ip görevini görmüş ve avcı mızrağı çektiği zaman ağacı bükmüş. Mızrağı bıraktığı zaman, genç ağaç birden dikleşmiş, bu hareketin kuvveti bağın sapını sertçe germiş ve mızrağı Okwari’nin boynuna fırlatmış!
Avcı yeniden mızrağı eline almış ve ucunu bağın sapına yerleştirmiş; geriye doğru çekmiş ve genç ağacı bükmüş... Ağaç hemen hemen yer seviyesine kadar geldiğinde bırakmış ve mızrak havaya fırlamış... Yay, işte bu şekilde icat edilmiş.
Zamanla, Gerçek Halk olan Onkwehonweler daha genç ağaçlarla daha küçük yaylar üretmiş. Üzüm asması ipi yerine ham deri kullanmışlar. Ağır bir mızrak yerine, tüylü kanatlarla, ucu çakmaktaşlı ok kullanmışlar. Ve böylece Yay Onkwehonweler için son derece değerli bir araç haline gelmiş.
29 Kasım 2014 Cumartesi
Pow-wow Ayini
O hayal ediyor .Jimson, peyote, teonanacatı, coca alınımı sonrası ruhlar ve ruhlar alemiyle kurulan bağ.Bu bağı kurmak için yapılan dans ve müzik.Doğum, ölüm, evlilik, hastalık, sağlık, ürün ve şükür için; sihir için müzik.Müzik eşittir dua.Kızılderililerin hayatlarının her anında kullandıkları duadır müzik.
Kızılderililer müziği, bizim anlamlandırmalarımızın ötesinde bir amaç değil kutsal bir araç olarak algılamaktadır. Müziğin en etkin kullanımı ruhlarla ilişkiler de aracılık etmesidir.Bu Pow-wow ayinleriyle yapılır.Pow-wow kurultay ve toplantılarıdır. Pow-wow’da transa geçiren maddelerin alımını takiben ruhların kişiye dua-şarkılar öğrettiğine ve bu dua-şarkıların o kişiye bazı güçler verdiğine inanılır.O kişi için o şarkı özeldir ve onu kimseye öğretmez, onun kutsallığını azaltmak istemez Şamanların güçlerinin de müzikden geldiğine inanılır.O kutsallığı korumak için o dua-şarkıyı yanlışsız söylemesi gerekir. Yakadah’a, Manitu’ya, Yastasinane’ye ,havaya , suya , ateşe, yaratıcı ruha dua-şarkıyla tapınır.
Şarkılar kişilerin ve kabilelerin malıdır.Kabileden kabileye müzik farklılıklar gösterir.Bu farklılıklar Kuzey ve Güneyi düşünürsek daha da büyür.Kuzeyde müzik dış etkenlere karşı sınırsallığını korumuş, Avrupa müziğinden etkisinde kalmamıştır.Şarkılar yüksek ve sert sesle söylenir, sürekli tekrarlar vardır.Şarkılarla dans arasında yüksek bir bağ vardır. Şarkılar genelde dansı yönlendirir.En yoğun kullanılan enstrümanlar vurmalı çalgılardır.Kare davul, su davulu,seramik davul gibi bir çok çeşit vardır.Davulunda kutsal güçleri olduğuna inanılır.Onların da ruhu olduğuna inanılır.Davuldan sonra önemli bir diğer enstrüman çıngıraktır.Nefesli çalgılar Kuzeyde çok az kullanılırken Güneyde kullanımı daha yoğundur.Güney bölgelerde İspanyol etkisiyle yaylı enstrümanların da kullanıldığı görülür.
Kızılderililerin müziğe yükledikleri anlam bağlamında müzik; dans ve yapılan diğer ritüellerle birlikte bir bütün olarak ele alınıp, bir dua bir ayin olarak nitelendirilmelidir
Pow-Wow
Pow-wow yerlilerin biraraya gelip tanıştıkları, dostluklarını yeniledikleri şarkıların söylendiği, dansların edildiği bir törendir. Pow Wow adıyla bilinen bu tören Kızılderili dinsel inançlarının en önemli törenlerinden biridir. Ruhların tören alanına indiğine ve dansçılarla birlikte dans ettiğine inanılır. Ama ruhları herkes göremez, yalnızca bazı insanlar görür. Görenler bu bilginin onlara kartalın nefesiyle ulaştığını söylerler. Bir grup davulun ritmik sesiyle birlikte şarkıcılar şarkılar söylerler ve ruhları çağırırlar. İki ayrı Pow-Wow töreni çeşidi vardır.
Bunlardan bir tanesi Yarışma Pow-Wow’udur. Burada dansçı kendi yaş ve kategorisinde diğer dansçılarla yarışır. Aynı zamanda davul çalanlarda kendi aralarında yarışmaktadır. Kazanan dansçı Şampiyon Dansçı ünvanı alır. Kazanan grupta Şampiyon Davul grubu ünvanını alır.
Yarışmalı Pow-Wow’a hazırlık , törenin yapılacağını önceden ilan etmekle başlar. Tören hazırlıkları arasında ziyafetlere hazırlanmak, konuklara, yaşlılara, dansçı ve şarkıcılara verilecek hediyelerin hazırlanması ve törenin yapılabilmesi için gerekli küçük kulübelerin ve alanın düzenlenmesi vardır. Bu alanlardan birincisi tabanı sedir ağacıyla döşenmiş, tavanı söğütlerle örtülmüş, yan duvarları olmayan bir çardaktır. Şarkıların söylendiği yerdir ve ev sahibi kabileye ya da kişilere aittir. Yüzyıllardır bu gelenek nesilden nesile aktarılmıştır. Diğer kulübe kabilenin yaşça büyük olan erkekleri (Yaşlı bilgeler) için hazırlanır. Onlar için dizayn edilmiştir. Tören süresince yaşlıların rahat edebileceği bir yerdir. Yaşlılara hürmet gösterilerek onların uzun ve sıcak yaz günlerinde törenleri gölge bir yerde izlemesi sağlanır. Tüm hazırlıklar bitince herkes susar ve davullar çalmaya başlar. Davul sesini duyanlar törenin başladığını anlarlar.
Pow-Wow yerlilerin en yaygın ve en görkemli törenidir ve
atalarından kalan zengin mirasın yeniden güçlendirilmesidir. Bazılarına göre Pow-wow’un çıkış kaynağı Güney Ova Yerli kabileleri , bazılarına göre de Poncha’lardır. Pow-Wow şarkıcıları bu ritüelin en önemli öğesidir. Onlarsız Pow-wow yapılamaz. Dans yapılamaz. Dansçılar da törenin önemli bir diğer öğesidir. Pow-Wow şarkılarının çeşitli varyasyonları vardır. Bazıları savaşla, dinsel inançlarla ilgilidir, bazıları ise sosyal içeriklidir. Değişik kabilelerin katılmıyla gerçekleşen bu törende her kabilenin şarkıcıları peşpeşe şarkılarını söylerler. Ayrı dillerden ve çok eski dualardan oluşan bu şarkıların bazıları zamanla değişikliğe uğrayarak içindeki kelimeler kaybolmuş ezgiyle birlikte bir tür haykırma, mırıldanma ve benzeri gibi anlamlı sözcük içermeyen sesleri barındıran şarkı biçimine dönüşmüştür. Şu anda söylenmekte olan birçok Pow-Wow şarkısı anlamı olan kelimelere de sahiptir. Yerliler bunları sonraki nesillerine aktararak dilleriyle beraber varlıklarını devam ettirmektedirler.
Tören törenin yapılmasından haftalar önce komite tarafından kararlaştırılır. Tören yöneticisi ve Alan Yöneticisi ayrı ayrı Komite ile görüşerek görevlerini yerine getirirler. Organizasyonun pürüzsüz sürmesi bu ikilinin çalışmasına bağlıdır.
Pow-Wow Büyük Girişte başlar. Büyük Giriş insanların tören alanına girdiği yerdir. Bu yer yerleşim yeri ile tören arasındaki bir geçiş yeridir. Değişik kabilelerin bayrakları, Kartal asası, Pow bayrağı tören alanına. getirilir. Bayrak taşımak onur vericidir. O nedenle bayrak taşıyanlar özenle bu işte yeterli ustalığa sahip olanlardır. Bayrak taşıyan yaşlıların ardından diğer kabilelerin Şefleri , Prensesler , Yaşlılar, ve pow-wow organizasyonundakiler hiyerarşik bir sırayla yürürler. Erkek dansçılar yürümeye başlar, kadın dansçılar onların ardından yürür. Alana gelirler. Bir şarkı biter yenisi başlar. Bu şarkılar kabile bayraklarını ve bayrak taşıyıcılarını onurlandırmak içindir. Bir duadan sonra birkaç dans yapılır. (Round Dans-yuvarlak bir alan etrafında yapılan dans türü. )Bu danslardan sonra her kabilenin kendi şarkı ve şarkıcılarıyla katılımı başlar. Davul vuruşları eşliğinde danslar ve şarkılar sürer gider.
Pow-Wow kızılderili kabilelerini birleştiren bir işlev taşıdığı için beyazlar tarafından en çok engellenmek istenen törenlerden olmuştur.
28 Kasım 2014 Cuma
Kutsal Ruh'a Şarkı
Kutsal ruh ,rüyamda buffalonun simsegini isittim,Batidan toz bulutu halinde dogan kutsal bulutu gordum ve günesi orttu.Buffalo'nun adimi söyledigini duydum-Beyaz Ayi benimle dans etmeye geldi.Dans ettik O'nun kizgin gozlerine baktim ve bos bir comlegin icerisinde insanlarimizi gordum.Bugun yine birkez daha buffallo ile karsilastim ölum dansinda.benim gögsumu 100 bufallo gücünde yapmani ve bana adini veren Kutsal Ayi'nin cesareti kadar bana cesaret vermeni istiyorum. Kutsa bu mizragi sihirinle.Kutsal Buffallo'nun kalbini bul ve onu uzun bir yolculuktan dönmüs gibi sevgiyle karsila.
Beyaz Ayin'nin sarkisi Kutsal Ruh'un kulaginda agaclarin arasindan gecen bir ok gibi yükseliyor . Yakinda eski yasam dansi ve olüm varlik haline gelecek bozkirda.Yerli cesaretinin savas cigliklari ile ve saldirgan buffalo'nun bögürmesi ile yankilanacak ovalar.Fakat simdi barisin orta yerinde bu kutsal topraklarda Sioux savasçilarinin kollari ve sesleri yükseliyor cennete dogru ve hissedebiliyoruz ruhlarin aydinlanmasini ve dualarin cevaplandirildigini.
White Bear (Beyaz Ayi.)
sioux
Beyaz Ayin'nin sarkisi Kutsal Ruh'un kulaginda agaclarin arasindan gecen bir ok gibi yükseliyor . Yakinda eski yasam dansi ve olüm varlik haline gelecek bozkirda.Yerli cesaretinin savas cigliklari ile ve saldirgan buffalo'nun bögürmesi ile yankilanacak ovalar.Fakat simdi barisin orta yerinde bu kutsal topraklarda Sioux savasçilarinin kollari ve sesleri yükseliyor cennete dogru ve hissedebiliyoruz ruhlarin aydinlanmasini ve dualarin cevaplandirildigini.
White Bear (Beyaz Ayi.)
sioux
27 Kasım 2014 Perşembe
Ateşin Keşfedilmesi ( Iroquois Efsaneleri )
Mohawklar’da, günümüzde de eski zamanlardaki gibi, bir oğlan 14 yaşına girdiği zaman, uzaklarda dağlarda, kutsal bir yere gitmek için, babası eşliğinde uzun bir yolculuğa çıkması adettenmiş. Babasının talimatlarını dinledikten sonra, oğlan orada en az dört gün yalnız kalırmış. Bu süre içinde, genç Mohawk “Dream Fast” adı altında bilinen “düşlemek için oruç tutma” törenini yerine getirirmiş.
Bu ayin onun için çok önemliymiş.
Onu başarmak, artık bir çocuk değil, bir yetişkin olduğu anlamına gelirmiş. Oruç süresince, kılanının ruhu rüyasına girermiş ve hangi kuşun, hangi hayvanın veya hangi bitkinin hayatı boyunca onun koruyucusu olacağını açıklarmış. Oruçtan sonra, rüyasında beliren yaratığın bir şeyini koruyup sonsuza kadar onu hekim-çantasında saklamalıymış.
Mohawklar’da üç kılan varmış: Ayı Kılanı,Kaplumbağa Kılanı ve Kurt Kılanı. Eğer oruç tutan kişi Kaplumbağa Kılanı mensubuysa, Kaplumbağanın Ruhu bir rüyasında belirirmiş ve ona gelecekteki Koruyucusunu gösterirmiş. Eğer Kılanının Ruhu ona orucu sırasında belirmezse, onu her gün ziyaret eden babası onu kurtarır ve tam bir başarısızlık duygusu içinde onu eve götürürmüş. İkinci bir şansı olmazmış. Oruç tutan kişi oruç mekanını, yalnızca kısa bir süre için güneşin batışından sonra terk edebilirmiş. Susuzluğunu gidermek için su içebilirmiş, ancak yemek yemesi yasakmış.
Otsiera (Oh-gee-A-rah) Ayı Kılanının mensubuymuş ve meşhur bir şefin oğluymuş. Birçok yönden başarılıymış: koşuda en hızlıymış, oyunlarda hep birinciymiş ve ulusun en iyi çomak oyuncularından biriymiş; oklarını diğer bütün arkadaşlarından daha uzağa ve düzgün fırlatabilirmiş; ormanları ve nehirleri çok iyi bilirmiş ve avlanmadan elleri, daima ihtiyacı olanlar arasında paylaştırdığı, geyik etiyle dolu dönermiş. Halkının gururuymuş.
Tören zamanı gelmiş. Çilekler Ay’ı dönemiymiş. Otsiera gücünü ve dayanıklılığını sınamak için sabırsızlanıyormuş. Dağın çok yükseklerinde, kocaman bir kornişin üzerine genç ağaçlarla kulübesini kurmuş. Daha sonra onu yağmurdan korumak için üzerini belsem çamı ile kaplamış. Çarıkları ve iç donu hariç tüm giysilerini çıkarmış. Kılanının Ruhuna yalvarmış ve bu basit sığınağın içine girmiş. Ancak dört güneş sonrasında, hâlâ Kılanının Ruhu genç savaşçıya belirmemiş.
Beşinci güneş de doğmuştu ki babası belirmiş. Sığınağın dallarını sallamış ve Otsiera’dan dışarı çıkmasını istemiş.
Boğuk ve zayıf bir sesle babasından bir gün daha vermesini rica etmiş. Babası bir sonraki gün köye dönmesini gerektiğini söyleyerek oradan ayrılmış. O gece, Otsiera kulübesinden dağı seyrediyormuş. Uzaklardan şimşeğin boğuk gürlemesini duymuş. Bu gürlemeler gitgide şiddetlenmiş, yıldırımlar gökyüzünü aydınlatıyormuş...
“Büyük Yıldırım Adam Ratiweras (Rah-dee-way-rahs) bana yardım et, bana Kılanımın Ruhunu gönder” diye yalvarmış. Henüz konuşmasını bitirmemiş ki, kör edici bir yıldırım gökyüzünü aydınlatmış ve gök gürültüsü dağın zirvesini titretmiş. Otsiera bakmış ve Kılanın Ruhunu görmüş: Kulübesinde, yanı başında duran kocaman bir ayı...
Birden Ayı konuşmuş: “Bu gece Otsiera, yalnızca sana değil, bütün Onkwehonwe’lara (oon-gway-HOON-way) yardımcı olacak bir güç elde edeceksin. Kör edici bir yıldırım olmuş Otsiera görsel rüyasından çıkmış. Gözlerini ovuşturup Kılanının Ruhunu aramış... Ayı gitmiş. Oğlan kendi kendine koruyucusunun kim olacağını düşünmüş. Dışarıya bakmış. Fırtına henüz dinmemiş. Ve birdenbire dışardan gelen garip bir ses duymuş. Bu bir gıcırtıymış. Kendi kendine hangi hayvanın veya hangi kuşun bu kadar iğrenç bir gürültü çıkarabileceğini düşünmüş...
Ancak bu gürültü durmuş; ve neredeyse başının üzerinde, bu gürültüye neyin neden olduğunu görmüş: rüzgarla beraber iki çam ağacı, dallarını birbirininkine sürtüyormuş. Otsiera bakmış ve garip bir şey görmüş: dağa doğru esen, şiddetli rüzgar, ağaçları gitgide daha hızlı bir şekilde eğiyor ve sallıyormuş. İki ağacın birbirlerine sürtündükleri yerden ince bir duman şeridi belirmiş... ve ağaç ateş almış!
Otsiera önce çok korkmuş. Halkından hiç kimse ateşi bu kadar yakından görmemiş ve ondan korkulurmuş. Oğlan, Kılanının Ruhunu hatırlamış. “Büyük Ayı, hiç şüphesiz bundan söz ediyordu” diye düşünmüş. İşte o gün Otsiera iki kuru çam ağacı dalını eline almış; bir gece önce fırtınada gördüğü üzere, dalları birbirine sürtmeye başlamış. Çok çabuk yorulmuş ve tam dalları atmaya hazırlanırken, ince bir duman şeridi fark etmiş. Sedir ve kuru otla hemen büyük bir ateş yakmış.
Gün ortasında babası iki şefle beraber geldiğinde, mutlu bir Otsiera bulmuş. İleride halkından herkese yardım edecek güçlü bir Koruyucusu ve büyük bir gücü vardı.
Çok uzun zaman öncesinde, ateş Gerçek Halk olan Onkwehonwe’lara işte böyle gelmiş.
Bu ayin onun için çok önemliymiş.
Onu başarmak, artık bir çocuk değil, bir yetişkin olduğu anlamına gelirmiş. Oruç süresince, kılanının ruhu rüyasına girermiş ve hangi kuşun, hangi hayvanın veya hangi bitkinin hayatı boyunca onun koruyucusu olacağını açıklarmış. Oruçtan sonra, rüyasında beliren yaratığın bir şeyini koruyup sonsuza kadar onu hekim-çantasında saklamalıymış.
Mohawklar’da üç kılan varmış: Ayı Kılanı,Kaplumbağa Kılanı ve Kurt Kılanı. Eğer oruç tutan kişi Kaplumbağa Kılanı mensubuysa, Kaplumbağanın Ruhu bir rüyasında belirirmiş ve ona gelecekteki Koruyucusunu gösterirmiş. Eğer Kılanının Ruhu ona orucu sırasında belirmezse, onu her gün ziyaret eden babası onu kurtarır ve tam bir başarısızlık duygusu içinde onu eve götürürmüş. İkinci bir şansı olmazmış. Oruç tutan kişi oruç mekanını, yalnızca kısa bir süre için güneşin batışından sonra terk edebilirmiş. Susuzluğunu gidermek için su içebilirmiş, ancak yemek yemesi yasakmış.
Otsiera (Oh-gee-A-rah) Ayı Kılanının mensubuymuş ve meşhur bir şefin oğluymuş. Birçok yönden başarılıymış: koşuda en hızlıymış, oyunlarda hep birinciymiş ve ulusun en iyi çomak oyuncularından biriymiş; oklarını diğer bütün arkadaşlarından daha uzağa ve düzgün fırlatabilirmiş; ormanları ve nehirleri çok iyi bilirmiş ve avlanmadan elleri, daima ihtiyacı olanlar arasında paylaştırdığı, geyik etiyle dolu dönermiş. Halkının gururuymuş.
Tören zamanı gelmiş. Çilekler Ay’ı dönemiymiş. Otsiera gücünü ve dayanıklılığını sınamak için sabırsızlanıyormuş. Dağın çok yükseklerinde, kocaman bir kornişin üzerine genç ağaçlarla kulübesini kurmuş. Daha sonra onu yağmurdan korumak için üzerini belsem çamı ile kaplamış. Çarıkları ve iç donu hariç tüm giysilerini çıkarmış. Kılanının Ruhuna yalvarmış ve bu basit sığınağın içine girmiş. Ancak dört güneş sonrasında, hâlâ Kılanının Ruhu genç savaşçıya belirmemiş.
Beşinci güneş de doğmuştu ki babası belirmiş. Sığınağın dallarını sallamış ve Otsiera’dan dışarı çıkmasını istemiş.
Boğuk ve zayıf bir sesle babasından bir gün daha vermesini rica etmiş. Babası bir sonraki gün köye dönmesini gerektiğini söyleyerek oradan ayrılmış. O gece, Otsiera kulübesinden dağı seyrediyormuş. Uzaklardan şimşeğin boğuk gürlemesini duymuş. Bu gürlemeler gitgide şiddetlenmiş, yıldırımlar gökyüzünü aydınlatıyormuş...
“Büyük Yıldırım Adam Ratiweras (Rah-dee-way-rahs) bana yardım et, bana Kılanımın Ruhunu gönder” diye yalvarmış. Henüz konuşmasını bitirmemiş ki, kör edici bir yıldırım gökyüzünü aydınlatmış ve gök gürültüsü dağın zirvesini titretmiş. Otsiera bakmış ve Kılanın Ruhunu görmüş: Kulübesinde, yanı başında duran kocaman bir ayı...
Birden Ayı konuşmuş: “Bu gece Otsiera, yalnızca sana değil, bütün Onkwehonwe’lara (oon-gway-HOON-way) yardımcı olacak bir güç elde edeceksin. Kör edici bir yıldırım olmuş Otsiera görsel rüyasından çıkmış. Gözlerini ovuşturup Kılanının Ruhunu aramış... Ayı gitmiş. Oğlan kendi kendine koruyucusunun kim olacağını düşünmüş. Dışarıya bakmış. Fırtına henüz dinmemiş. Ve birdenbire dışardan gelen garip bir ses duymuş. Bu bir gıcırtıymış. Kendi kendine hangi hayvanın veya hangi kuşun bu kadar iğrenç bir gürültü çıkarabileceğini düşünmüş...
Ancak bu gürültü durmuş; ve neredeyse başının üzerinde, bu gürültüye neyin neden olduğunu görmüş: rüzgarla beraber iki çam ağacı, dallarını birbirininkine sürtüyormuş. Otsiera bakmış ve garip bir şey görmüş: dağa doğru esen, şiddetli rüzgar, ağaçları gitgide daha hızlı bir şekilde eğiyor ve sallıyormuş. İki ağacın birbirlerine sürtündükleri yerden ince bir duman şeridi belirmiş... ve ağaç ateş almış!
Otsiera önce çok korkmuş. Halkından hiç kimse ateşi bu kadar yakından görmemiş ve ondan korkulurmuş. Oğlan, Kılanının Ruhunu hatırlamış. “Büyük Ayı, hiç şüphesiz bundan söz ediyordu” diye düşünmüş. İşte o gün Otsiera iki kuru çam ağacı dalını eline almış; bir gece önce fırtınada gördüğü üzere, dalları birbirine sürtmeye başlamış. Çok çabuk yorulmuş ve tam dalları atmaya hazırlanırken, ince bir duman şeridi fark etmiş. Sedir ve kuru otla hemen büyük bir ateş yakmış.
Gün ortasında babası iki şefle beraber geldiğinde, mutlu bir Otsiera bulmuş. İleride halkından herkese yardım edecek güçlü bir Koruyucusu ve büyük bir gücü vardı.
Çok uzun zaman öncesinde, ateş Gerçek Halk olan Onkwehonwe’lara işte böyle gelmiş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)